Teoman’ın bu tek kişilik performansını izlemek, bana birini sevmekle ciddiye almanın aynı şey olmadığını; ya da bir başka deyişle sevmekle inanmanın aynı şey olmak zorunda olmadığını hatırlattı.
Bence o, kendi kendine takılan ama bir yandan da sevilmek, dikkate alınmak isteyen biri.
Şimdi bence dedim ya, Teoman’ın da monoloğunda dile getirdiği (birine bir şey söylerken, “şu an sahtekarlık mı yapıyorum acaba?” hissi) gibi, bu bence’leri ifade ederken bir yandan da “ya öyle değilse?” diye düşündüğüm olur.
Henüz kanlı canlı hayatta olan birinin, bir başkasının hakkında yazmak bana hep zor gelmiştir. En kolayı insanın kendinden bahsetmesi sanırım. Yazarı olduğum sözlükte bunu çok yapıyorum. Günlüğüme yazar gibi, bilinç akışıyla; “kim ne düşünecek, ne hissedecek?” gibi şeyleri hiç sallamadan kendimi, kendime ifade etmek çok rahatlatıyor.
İnsanların geneli ise kendinden başka herkesten bahsetmeyi severler. Alakalı, alakasız herkes hakkında yapacak ne çok yorumları vardır. Herkesi tanırlar da, kendilerini bilmezler. Bu bana çok enteresan geliyor.
“Bence sevilmek ve dikkate alınmak istiyor” dedim ya yukarıda, zaten bunu da saklamıyor. “Sevmeyen neden sevmiyor?” sorusunun cevabı da bu istekte gizli sanırım. Sıkıldım dediği şeylere geri dönmesi, kendisiyle çelişmesi, ilgiyi hem sevmemesi hem de sevmesi ve artık onsuz olamayacak gibi hissetmesi belki. Yoksa artık hiç çalışmadan da keyfine bakabilir ama kendisine katlanmanın yolunu bulamadığı için bunu yapamıyor da olabilir.
Bir süredir sosyal medyada Teoman’ın çalışmayı sevmediğini söylediği yerleri cımbızlayıp bundan like devşirme akımı var. Gençlerin çok hoşuna gidiyor bu gördüğüm kadarıyla. Ama tamamen çarpıtma ve zevzeklik, başka bir şey değil.
Ben uzun yıllar içerisinde Teoman’ın çok röportajını okudum. Şarkılarında kendimden çok şey buldum ve çok şey öğrendim. Bunlarla felsefi anlamda çok şey bulduğumu kastediyorum. Yoksa bazı insanların itici bulduğunu gördüğüm seks hayatının hızlı trafiği beni hiç ilgilendirmiyor. Kendimden bulacağım bir şey de yok şükür.
Ayrıca otobiyografik anı kitabı Fasa Fiso’yu okudum yeni çıktığı dönemde. Filmlerini ise hiç izlemedim. Kötü filmleri prensip olarak en sevdiğim aktör de oynamış olsa izlemiyorum çünkü.
Azmin Zaferi Öyküleri adlı bir kitap okumuştum çok gençken. Orada anlatılan gerçek yaşam öyküleri arasında Teoman’ınki de vardır. Kendisini tamamen tırt biri gibi anlatması ironik zira dershaneye filan gitmeden Boğaziçi Matematik’i kazanmış; yanlış hatırlamıyorsam 2. sınıfta sıkılıp bırakarak tekrar sınava giren ve bu kez sosyolojiyi okuyup bitiren biridir. Teoman’la aynı müziği icra edenlerin çoğunda böyle bir background yok. Bu ve daha fazlasından müteşekkil yaşam deneyimi de onu özel, sıradışı biri yapar. Adamın İngiltere’de bulaşık yıkamışlığı da var, çocukluğunun geçtiği Beyoğlu’ndan otobüse binip Beyazıt’a, sahaflar çarşısına gitmişliği de.
“Aman ne büyük işler” diyorsunuz değil mi? Bırakabilirsiniz okumayı. Hayat bunlarla kavga etmeyecek kadar basit ve aynı zamanda da değerlidir.
Keyfimin beni götürdüğü yere göre devam edecek olursam; kişisel olarak benzer deneyimleri yaşadığımız, dahası aynı şehirlerde, mekanlarda, ortamlarda varolduğumuz insanlara yakın hisseder ve onları kendimizi çok da zorlamadan severiz.
Taksim, Cihangir, Galata, Eminönü, Karaköy özelinde İstanbul demek biraz da Teoman. Biraz fazla oldu sanki. Teoman demek, İstanbul demek. Çok sevdiğim Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İstanbul romancısı olması gibi, o da İstanbul müzisyeni oldu çıktı. Doğup büyüdüğü yerden ziyadesiyle etkilendi. Başka bir şehirde doğsa aynı kişi olmayacaktı.
Ben gözümü açtım açalı buralardayım, yukarıda saydığım yerlerde. Keza babam aynı şekilde. O da Teoman’ı sever.
Onun yaşam öyküsünü okurken amacım ilham almaktı. Ben kendi adıma çok inatçı, hevesli biri sayılmam. Hırslı da değilim. Kimseden daha iyi olmak umurumda değil. Yarışmıyorum. Kendimle bir yarışım var ama. Olduğumdan daha iyi olabileceğimi hisseden bir yanım var. Benim de kavgam onunla. Bir yanım hiçbir şey yapmak istemiyor, bir yanım ise çok şey yapmak.
Bünyenizde iki çelişen şey bir aradaysa kendinizden yorulursunuz. Sizin gibi olan veya olmasa da başka bir şekilde zorlananlardan öğrenmeye aç olursunuz. Bu yüzden belki, Teoman’ın yaşam öyküsünde okuduğum bölümler arasında en çok şundan etkilenmiştim; henüz onu kimsenin tanımadığı, tatil köyü vs. gibi yerlerde şarkı söylediği zamanlarda boş masalara karşı şarkı söylemek zorunda kalıp yine de vazgeçmemesinden.
Samimi söylüyorum, aynı durumda ben kalsam ağlayarak, kırılarak, bütün hatayı kendimde bularak vazgeçerdim her şeyden ve başka işler yapmaya kalkardım. Psikolojiyle çok içli dışlı bir insan olarak kendimi o durumda hayal ediyorum da, hayali bile berbat ve ağır geliyor. Bir sahnede şarkı söylüyorsunuz ve sizi dinleyen sadece 3-5 kişi var. Adınızı kimse bilmiyor, kimsenin umurunda değilsiniz… Gerçek hayatın gerçek sorunları olduğuna göre, karşılamanız gereken barınma, beslenme, ısınma, giyinme vb. bir sürü insani ihtiyacınız var. Para kazanmak zorundasınız. Bir yanınız yaratıcı ve kendini müzikle ifade etmek istiyor, istekler var, ihtiyaçlar var, zaman ve maddi başka faktörler var, daha önemlisi dirsek teması kurmak zorunda olduğunuz insanlar var. Bunlarla da elbette sorunlar olmaması imkansız filan. Birbiriyle çatışan bir sürü şey ezcümle.
Hayatı yaşarken bunları düşünmüyorsanız, yazdıklarım külliyen saçma sizin için evet. Ne mutlu bunları okuyup da saçma bulana bence. Ama kafanız böyle çalışıyorsa, zor işte.
Teoman bir şekilde hayatın sorunsallarıyla başa çıkmış, kavgasına kendisi de alışmış biri. Ha ama onun can sıkıntısına özendiğim yok. Aynı kitaplarla hem şifalanmış, hem de zehirlenmiş biri olarak, insanların arasında yalnız hissetmemle, benim burada ne işim var hisleriyle, kendimde ve her şeyde bir kusur bulmayla gurur duymuyorum. Sürekli sıkılmak ve bitse de gitsek modundan kimseye hayır gelmez ve insanlar olarak verebildiğimiz en iyi katkıyı verip, bir işin ucundan tutup onurumuzla bu hayattan ayrılmak hem kendimiz, hem diğerleri için yapabileceğimiz en makul şeydir.
Yoksa o saçma, bu saçma, sevgi saçma, nefret saçma, çalışmak saçma, tembellik saçma, okumak saçma, okumamak saçma diye diye varacağımız yer hoş değil. Belki de insan olmanın hem acısı, hem güzelliği buralardadır, aramaya gerek olmayan bir şeydir; kısa ömürlü, kırılgan, boş bir sürü işle uğraşmak zorunda olan, ama yine de uğraşan, anlam arayan, anlam aramayan, anlam arayana kızan, seven, nefret eden, kimseyi sevmeyen, sevenlere sinirlenen, kıskanan, kıskanmayan, yarışan, yarışmayan, umursamayan, kendini kandıran, başkalarını kandırdığını zanneden, sömüren, sömürülen, sömürene kızan, sömüreni alkışlayan, üreten, tüketen… Ne saydıysam ve neyi unuttuysam hepsi aynı yere çıkıyor nihayetinde. Aynı göğün altında kendisine verilen süreyle ne yapacağını bilemeyen, sersem bir topluluğuz.
Geçiyoruz öylece. Var oluyoruz. Yok olmaktan korktuğunu söyleyen bir adamın monoloğu için para ödüyoruz, o eğleniyor, biz izliyoruz. Bunların hepsi ve dahi yazdıklarım önemsiz. Nasılsa hepimiz ölücez.
Seyirciye gelince, söylediklerini hiç anlamayıp lüzumsuz yere abartılı kahkahalar atanlar vardı. Ne olur ne olmaz diyerek bütün -de’leri ayrı yazanlar gibi (örnek: Kalemin ben de kalmış.) alakasız şeylere kendilerini paralarcasına güldüler. Rabbim hidayet versin onlara 🙂