Felsefe, hayata ve onu nasıl algılayıp yaşayacağımıza, anlamlı kılacağımıza dair sorularımızı yanıtlamamıza yardım etmesi gereken, ideal kullanımının böyle olması gerektiğini düşündüğüm; bilmekten ziyade anlama, anlamlandırma ihtiyacımıza hizmet eden düşünsel faaliyetler ve bunların sonuçlarından oluşan bir bütündür.
Jung’un felsefeden “kurumsallaşmış Alman sapkınlığı” olarak bahsettiğini okuyunca, kendimi bunları düşünürken buldum. Kimlerden etkilendiğimiz, kimleri rehber kabul edeceğimiz ve bize neyin uygun olduğu gibi konular son derece önemlidir. Sırf okumak için okunmamalıdır. Çünkü felsefeye bizi popüler, havalı veya entel yapsın diye kafa yormayız.
Herhangi bir insanın, ortalama 70-80 yıllık ömründe halletmesi gereken pek çok sorunsal vardır. Bunların dönemi, içeriği, biçimi sürekli olarak dinamik ve değişkendir. Koşullar da sürekli olarak değiştiğinden, alakasız gibi görünen pek çok şeyi birbirine bağlamak, örtüştürmek, anlamak, senkronize olmalarını sağlamak ve halletmek; aynı zamanda da sürdürülebilir kılmak zorundayız.
Bunları yaparken duygularımız, düşüncelerimiz, geçmişimiz, öğrendiklerimiz, faydalı ve faydasız bilgilerimiz, yaşayarak öğrendiklerimiz bazen bize sorun çıkarır, bazen de yardımcı olurlar. Tamamen mekanik varlıklar olsaydık zaten felsefeye ihtiyaç duymayacaktık. Ancak tüm bu karmaşanın ne olduğunu merak ettik. Neden burada olduğumuzu ve yapmamız gerekenleri anlamak, mümkünse bunları da doğru yapmak istedik. Bütün olaylar da buradan çıktı.
Peki ya filozoflar tamamen insanüstü, sözlerine kayıtsız şartsız itibar edilmesi gereken kişiler midir? Kesinlikle hayır. Bir insanın donanımlı, meraklı, çok okumuş araştırmış biri olması, onun sorgulanamaz bir bilgeliğe ulaştığı anlamına gelmez.
Şeyleri deneyimleriz. Anladığımız şey her ne ise bizi anlatır. Biri bağlılıktan sevgiyi, saygıyı, dostluğu anlarken; bir başkası buna tutup kölelik diyebilir. Kendi başına birey olamamak diyebilir. Başkası için kendini ertelemek diyebilir.
İnsanların çok basit şeyler üzerinde dahi anlaşması pek zordur. Burada devreye algılarımız girer. Herkes kendi algıladığı hayatı ve felsefesiyle mutlu ve barışık bir içsel atmosfere sahipse, artık çok da deşilecek, uzun uzadıya tartışılacak bir şey olmadığını varsayabiliriz.
Ancak bu barış mevcut olmadığı halde, birtakım felsefi görüşlerin arkasına sığınarak huysuzluğu ve memnuniyetsizliği, yaşamdan keyif almamayı yüceltirsek; bu irrasyonel bir yaklaşım olacaktır. Bu irrasyonaliteye kılavuzluk eden filozofun haklı olduğunu kesin bir şekilde kanıtlayamayız. Ancak neyi nasıl algıladığımızın farkında olursak, daha tutarlı, makul ve sürdürülebilir hayatlar yaşayabiliriz.
Hayatta pek çok şey acı verici, yorucu ve bıktırıcı olabilir. Ancak tamamen bunlardan ibaret olduğunu da iddia edemeyiz. Bu körlük ve bir çeşit aptallık olurdu.
Gözlerinizle doğayı, bütün renkleri, gökyüzünü, hayvanları, bitkileri, insanların yüzlerinde oynaşan mimikleri görüyorsunuz değil mi? Ve doğduğunuz günden beri bu böyleydi. Kanıksadınız hatta, görmenin sinirler aracılığıyla beyinde gerçekleşen ne kadar komplike bir işlem olduğunu bile unuttunuz.
Bir körün size ahkam kesip tüm bu renkleri kötülemesini dinler miydiniz? Size yol göstermesine izin verir miydiniz?
Bazı insanlar kördür ve karanlıklarına katlanabilmek için başkalarını da oraya çekmekte bir beis görmezler. Sizin mutsuz ve verimsiz, tatminsiz bir hayat sürmeniz bu kör insanların hiç de umurunda değildir.
İşte bu insanların ağzı iyi laf yapan, kalemi kuvvetli olanları da yazabilir ve hastalıklı düşüncelerine taraftar bulabilir. Bunları filozof olarak tanımış olmamız, bütün düşüncelerine katılmak ve takip etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Hayatı zihinlerimizde kurgular, eylemlerimizle yaşarız. Yaşam, bizlere verilmiş bir şanstır. Eylemlerimizin iç dünyamızla ne denli uyumlu olduğu, -yani tutarlılığımız; yaşamımızın sürdürülebilirliğini ve kalitesini etkiler. Kötü düşüncelerle iyi eylemlerde bulunamayız.
Herkes kendi algıladığı şekliyle yaşamından sorumludur. Ben yaşamı şans olarak algılayan ve elindekiyle en iyi ne yapabileceğini merak eden biriyim. Önüme çıkardığı pek çok zorluğa rağmen hayattan kaçmadım, kaçmayacağım da sanırım çünkü ilgimi çekiyor. Sıkıldığımı söylerken bile bir yerde hep bir inanç var.
Tutarlılık mükemmelliktir. Birilerine faydalı olmak, mutlu olmak, yaşamdan zevk almak güzeldir. Paylaşmak pek insancadır ve tatlıdır. Zamanımız körlerin, kafası bulanıkların sayıklamalarını okumaya ayırmayacak kadar değerlidir.
Şahsen sayıklayan ben de olsam, kimsenin sallamamasını isterim. Belli ki darlanmışımdır, cevabını bildiğim şeyleri yeniden sorup kendi aklımı karıştırıyorumdur. Geçecektir. Ama geçici bunalımım yüzünden tek bir kişiyi bile olumsuz etkilemeyi istemem.
Bence filozof olmanın böyle bir sorumluluğu olmalıydı. İsmini zikretmeyi lüzumsuz bulduğum bazı aşırı karamsar şahıslar yaşamın esprisini anlamamışlar, bir de anlamadıkları o yaşamı bilimsel gerçeklikmiş gibi cilt cilt kitaplarla başkalarına dayatmışlar. Oysa basitçe anlatamayan birinin kendisi de konuyu anlamamıştır.
Basit (sade, yalın, anlaşılır) yolları çapsız insan işi olarak değerlendirip hor görmeyiniz. Sanırım ne demek istediğimi anlatabilmek için “basit” kelimesine bir parantez açmam gerekiyor.
Say Anything filmindeki bir sahnede Diane, Lloyd’a “Daha önce senin kadar basit biriyle çıkmamıştım.” der. Basit olarak çevrilen kelime basic’tir.
Burada Diane basic kelimesiyle; çoğu insanın etkileyici olacakları zannıyla sergiledikleri gereksiz ve sakil tavırlardan yoksun olan; doğal ve sade, haliyle yormayan bir insan olarak tanımlamak istemiştir Lloyd’u. Onu büyüleyici bulmaktadır, çünkü o “basit”tir.
Hayatta acıyla mutluluk; huzurla stres; iyimserlikle karamsarlık; varlıkla yokluk; zindelikle yorgunluk; iyilikle kötülük -ve diğer tüm ikilikler- hep bir aradadır ve öyle de olacaktır. Bunlardan herhangi birini mutlak gerçek zanneden herhangi bir kişi -ister filozof, ister sıradan insan olsun- yorar, yorulur ve çok kıymetli bir yaşam ihtimalini kaybeder. Yaşamlarımızı özenle, güzellikle, inadına fakat inatlaşmadan yaşadığımızda, bize verilen süreyi onurlandırmış oluruz.
Ezcümle, felsefe insanın içini bulandırıyorsa bir yanlışlık vardır. Doğru bir felsefi yaklaşım insanı yormamalı, yıldırmamalı, her şeye rağmen dik durmasına yardım etmelidir. Aksini hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim üzere, Da Vinci’nin kusursuz bir şekilde ifade ettiği gibi Simplicity is the ultimate sophistication‘dır.
Çünkü basitliğe ulaşabilmenin yolu büyük karmaşaları atlatıp anlayabilmiş olmaktan geçer. Karmaşık sonuçlara varanlar ise atlatamayanlardır. Onların felsefesi yenilginin, zayıflığın süslü bir kılıfıdır sadece.