
Dedikodu yapma davranışı neden bu kadar yaygındır? “Dedikodu baldan tatlıdır.” gibi sevimsiz bir sözü ilk kim söylemiş; böylesi bir kendini bilmezliği kim evrensel bir gerçeklikmiş ya da doğanın değişmez kanunuymuş gibi normalize edip başkalarına satmıştır?
Dedikodu tatlı değildir. Kendinden kaçmanın ucuz bir yoludur. Sürekli yapılmasını normalmiş gibi algılayabilmek ve kendini iyi bir insan olarak görmeye devam edebilmek için, bahanelerle süslenmiş şirinlikler eşliğinde insanlar kendilerine yalanlar söylemek zorundadırlar, hepsi bu. Demin “dedikodu ömrü uzatıyor” şeklinde bir clickbait gördüm ve okumaya zahmet etmedim. Yalancıyı kimse dövmüyor tabii ve bilim insanlarının hiç işi yok, böyle zırvalıkları araştırıyorlar. Ve farz edelim ki araştırdılar; elbette bilim insanları ne derse doğrudur, asla yanılmazlar. Onlar ne derse kayıtsız şartsız uymalıyız. Tanrım!
Sürekli olarak başkaları hakkında düşünüp konuşan insanlar, kendilerine karşı kör ve sağır olurlar. Dedikoduyla o kadar enerji ve zaman harcarlar ki; kendi düşünce, davranış ve eylemlerinin nedenlerini, nasıl ortaya çıktıklarını, sonuçlarının neler olduğunu; bunların kime, ne zarar ya da fayda sağladığını düşünemezler.
Bu hayatta en iyi şekilde tanımakla yükümlü olduğumuz bir kişi vardır: O da insanın kendisidir. Bugün insan hayatını sorunsallar yumağına çevirmiş; tadını, keyfini kaçırmış ne varsa, insanın kendini tanımaktan başka herkesi tanımaya kalkmasından ileri gelmektedir.
İnsanları izlemeyi ve dinlemeyi, davranışlarının altındaki nedenlere kafa yormayı hep sevmişimdir. Bunun doğal bir yetenek olduğunu ise şurada 2-3 yıldır anladım sayılır. Elbette bunlar üzerine düşünmek ve anlamak başka şeydir, konuşmak ve yargılamak ise bambaşka. Gördüklerimden örnekleri şöyle sıralayabilirim:
A kişisi, düşüncelerini duygularının keyfine göre sentezleyen biridir. Birine nedensiz bir şekilde sempati besledi diyelim; bu kişinin yanlışlarını, eksiklerini, hatalarını kolaylıkla görmezden gelir. Önüne gelene över, yere göğe koyamaz.
Bir başkasını ise yine nedensiz bir şekilde sevmemiş olsun. Ancak bu sevmediği kişi oldukça dikkatli, titiz, sorumluluk sahibi bir insan. Bütün bunların hiçbir önemi yoktur. A kişisi, sevdiği kişinin hatalarını kolaylıkla sevmediği diğer kişiye fatura eder. Kendisini dünyanın en mantıklı, iyi, adil, muhteşem insanı filan zannetmesi ise epey ironiktir takdir edersiniz ki.
Bir başka örnekte kişi çok konuşan, lafı gereksiz yere uzatan biridir. Dinlerken çok sıkılır ve hep kendisi konuşmak ister. Karşısındakini peşin peşin yargılar ve o kişi kendini ifade etmeye kalktığında susturur. Ve gözünü bile kırpmadan, konuşmasına izin vermediği kişiye şunu söyler: “Lafı çok uzatıyorsun.”
Bulunduğu yerde her şeyden sorumlu olmak, herkesi tahakküm altına almak ve kendisini ilgilendirmeyen kişisel konulara da karışmak isteyen bir başkası; sadece sınırlarını korumaya çalışan insanlara şu etiketi yapıştırıverir: “Sen çok ters birisin. Baskın olmaya çalışıyorsun.”
Bu kişilerin standart ve olağan günlük davranışlarından birinin de dedikodu olduğunu eklesem, herhalde ne demek istediğim anlaşılır. Örneklerde gördüğünüz üzere kişiler, kendi sorunlu davranışlarını karşısında bulduğu bir günah keçisine yükleyip çirkinleşme eğilimindedirler. Bu tip davranışlar insan ilişkilerini sakatlar. Bu yüzden gözümüzü başkalarına dikip durmak yerine kendimize çevirmek ve kendimizle kaldığımız anlarda bazı sorular sorarak beyin fırtınası yapmak önemlidir.
“Neden böyle düşünüyorum? “
“Görünüşe göre davranışlarımdan rahatsız oluyor. Neden onun rahatsızlığını görmek yerine kendimi savunmaya geçiyorum?”
“Bu insan bana bir şey yapmadığı halde neden ona saldırıyorum?”
“Ben konuşurken insanlar neden sıkılıyorlar?”
“Gerçekten de mantıklı biri miyim?”
“İnsanlara haksızlık ediyor olabilir miyim?”
Bunları yapmak için, kendimize boş zamanlar yaratmamız gerekir. Her anını başkalarıyla geçiren, onlar bitince de sosyal medyaya, dizilere, olmasa da olur nevinden tv programlarına saran kişiler bu soruların hiçbirini sormayı akıl edemezler ve ertesi gün aynı saçmalıkları yapıp ilişkileri, bağları, diyalogları sakatlamak üzere devrilip uyurlar.
Peki insanlar hakkında konuşmayı bırakıp kendinize baktığınızda ne olur?
Yeteneklerinizi, iyi yönlerinizi, eksiklerinizi, geliştirilmesi gerekenleri, artılarınızı daha net görmeye başlarsınız. İsteklerinizle ihtiyaçlarınız arasındaki farkı anlar, istediğiniz her şeyin sizin için gerekli ya da yararlı olmadığını görürsünüz. Sürekli olarak egosunu beslemek üzere yaşayan sığ bir insan olmaktan uzaklaşır, özbenliğinizi tanımaya başlarsınız. Burası başkalarının dayattıklarından, empoze ettiklerinden, beklentilerinden bağımsız olarak sizin kim olduğunuzu gösteren daha saf, daha özel bir kişilik katmanıdır. Belki yüzeyde dedikodu yapıyorsunuz ama altta yatan düşünce “Onların muhabbetine katılmazsam beni dışlarlar. Yalnız kalırım.” şeklinde bir onaylanma bağımlılığı olabilir. Ya da takdir edilmek ve şahsi menfaat için bir başkasının zaafını açık etmek, ya da daha kötüsü olmayan zaafı varmış gibi anlatıp o kişiyi karalamak… Bunlar son derece ucuz, çirkin davranışlardır. Yükselmek için, iyi olmak için bir başkasının üstüne basmak gerekmez. Bunları yapanların orada burada kendini iyi insan diye tanımlaması da ayrıca bir kara komedi olup; iyi insanlara, iyilik kavramına hakarettir.
Ezcümle, dedikodu kapısını kapattığınızda kendi içinize bir kapı açarsınız. Orada çok daha iyi birini, ona ait iyi şeyleri bulabilirsiniz. Bulduğunuz bu şeylerle kendinize çok daha temiz bir hayat yolu çizebilir; kendinizden ve hayatınızdan oluşan malzeme setiyle çok daha iyi bir şey yapabilirsiniz.
Sizin hayatınızla sizden başkası bir şey yapamaz. Dedikodu insanın kendine ihanetidir. Kendi zamanını başkaları için harcamasıdır. Rezalettir. Sevimlileştirmeyiniz.